Prof. Dr. Selva Demiralp: Enflasyon üç haneye çıkacak

Yapı Kredi Ekonomik Araştırmalar Kürsüsü Başkanı ve Koç Üniversitesi öğretim üyesi Prof. Dr. Selva Demiralp, Bazı şirketleri TL kredisi alabilmek için ellerindeki dövizi satmaya zorlayan BDDK’ninn son düzenlemesinin kurda kalıcı bir çözüm getirmeyeceğini yerli ve yabancı yatırım iştahını caydıracağını vurguladı.

Enflasyonla mücadelede “20 yıl öncesinden farklı olarak tamamen havlu atmış bir merkez bankamız var” diyen Prof. Dr. Selva Demiralp ile ekonomideki son gelişmeleri konuştuk.

YATIRIM İŞTAHINI CAYDIRIR

Döviz kurundaki hareketlilik ve BDDK’nın son düzenlemesini nasıl değerlendiriyorsunuz?

TL’nin değerini korumak için yapılması gereken, TL’nin alım gücünü korumak, yani enflasyonu önlemektir. Enflasyonla mücadele içinse düşük değil yüksek faiz politikası uygulanır. Bugün tüm dünyada faiz artırımlarına gidiliyor olmasının sebebi budur. Bizde ise artan enflasyonist baskılara rağmen sıkı para politikasına geçilmemesi, bilakis faizlerin daha da düşeceğine dair sinyal verilmesi enflasyonist beklentileri yükseltiyor. Enflasyonist beklentiler ise kuru tetikliyor. Çünkü insanlar tasarruflarını enflasyona karşı korumak için ister istemez dövize yöneliyorlar.

Kuru düşürmek için bir şekilde TL varlıkların cazibesini artırmak lazım ki bu da aslında dönüp dolaşıp yine faiz artırmaya getiriyor bizi. Ancak bizde atılan adımlar “ faiz artırmadan” bir şekilde döviz talebini baskılamaya çalışıyor. Bu ürünler dolaylı yoldan faiz artışı etkisi yapsa da sürdürülebilirliklerine dair endişeler ve problemin kökünde yatan yüksek enflasyon probleminin devam etmesi nedeniyle TL’deki değer kaybı devam ediyor. BBDK’nın son düzenlemesini de bu bağlamda değerlendirmek mümkün. Bazı şirketleri TL kredisi alabilmek için ellerindeki dövizi satmaya zorlayan bu uygulama kısa vadede kur üzerinde bir miktar rahatlama sağlasa da kalıcı bir çözüm değil. Bilakis bu tür sık mevzuat değişiklikleri ve mikro düzeyde kontroller belirsizlik ortamını körükleyerek gerek yerli gerekse yabancı yatırım iştahını caydırır. Bu da döviz likidite açığı sorununu kronikleştirir.

İleriye yönelik olarak kur üzerinde yukarı yönlü riskler var: Dolarizasyonun KKM sonrası hız keserek de olsa devam ediyor olması, büyük merkez bankalarının ciddi faiz artırımlarına başlamış olması, artan risk primimizin dış borç maliyetimizi artırması. Tüm bu riskler döviz talebindeki artışa karşılık döviz arzında ciddi bir likidite sorununa işaret ediyor.

HASTALIĞA YANLIŞ TEŞHİS KONULUYOR

Ekonomi çok zor bir dönemden geçiyor, her gün yeni önlemler açıklanıyor, bunlar sorunları çözmeye ne derece etki ediyor?

Ekonominin yaşadığı sorunlar büyük ölçüde politika hatalarından kaynaklanıyor. Alınan önlemler ise bu hataları düzeltmeyi değil bu hataların sonucunda yaşanan mağduriyetleri hafifletmeyi amaçlıyor. Altta yatan sorunlara çözüm getirmiyor. Bilakis yan etkilerin baskılanması sureti ile altta yatan problemin ötelenmesine ve hasarın büyümesine yol açıyor.

Eğer bir hastalığa yanlış teşhis koyar ve yanlış tedavi uygularsanız semptomlar artarak devam eder. Semptom giderici ilaçlarla belki ağrılarınızı geçici olarak hafifletirsiniz ama ağrıdan kurtulamazsınız.

Peki nedir konulan yanlış teşhis?

Ekonominin büyümesi, istihdamın artması hükümet kanadının birincil hedefi olarak dile getiriliyor. Elbette hepimiz pastanın büyümesini ve herkesin pastadan aldığı dilimin artmasını istiyoruz. Ancak bunun kısa odaklı ve düşük faiz politikaları ile değil uzun odaklı, verimlilik artışına, eğitimde fırsat eşitliğine, kadınların iş gücünde eşit temsiliyetine, doğru teşvik ve denetimlere, kurumsal bağımsızlığa, liyakate, hukuk üstünlüğüne, finansal istikrar ve fiyat istikrarı temellerine dayalı politikalarla gerçekleşmesi lazım.

Türkiye’de uzunca bir süredir verimliliği artıracak, katma değeri artıracak, yabancı sermayeyi çekecek ancak meyveleri de uzun vadede toplanacak politikalar yerine faiz indirimleri ile kısa sürede talebi canlandıracak adımlar tercih ediliyor. Düşük faiz politikası ise bir yandan talebi şişirerek diğer taraftan TL’yi zayıflatarak ithal girdi fiyatları üzerinden enflasyonu tetikleyen bir politika.

ENFLASYON ÜÇ HANEYE ÇIKACAK

Resmi enflasyon rakamları yüzde 73’e ÜFE yüzde 133’e kadar çıktı. Sizce enflasyon nereye varacak, ne tür riskler öngörüyorsunuz?

Türkiye’de maalesef enflasyonu düşürecek politikalar uygulanmıyor. Bilakis 2021 son çeyreğinde gelen faiz indirimleri enflasyonu artırmaya çalışan ülkelerde uygulanır. Nitekim bizde de sonuç 5 puanlık faiz indirimini takiben enflasyonun 55 puandan fazla artması oldu.

“Para politikasının önemsizleştirilmesi” itirafı enflasyonla mücadelenin başıboş kalması anlamına geliyor. Enflasyondan birincil olarak sorumlu olan Merkez Bankası’nın politika metinlerini incelediğimizde ise enflasyon kendi kendine düşecekmiş gibi bir rehavetle karşılaşıyoruz.

Enflasyonun kendi kendine düşmesi için altında yatan sebebin geçici arz kaynaklı şoklar olması gerekir. Eğer içeride tecrübe edilen enflasyon tamamen Rusya savaşı sonucu yükselen enerji ve gıda fiyatları olsaydı, yarın savaş son bulduğunda bir anda savaş öncesi fiyat dinamiklerine dönebilirdik belki. Ancak bu çok naif bir beklenti. Çünkü birincisi Türkiye’de enflasyon büyük ölçüde yıpranmış merkez bankası kredibilitesinden gelen ataletten kaynaklanıyor. Bu şu anlama geliyor: Eğer merkez bankasının enflasyonu hedefe çekeceğine dair bir inanç oluşmazsa insanlar ileriye yönelik enflasyon beklentilerini oluştururken bugün gördükleri enflasyonu baz alırlar. Yani enflasyon mevcut seviyelerine “yapışır” ve aşağı inmez. Daha da yükselir. İşte bu nedenle de Rusya’nın Ukrayna’yı işgali son bulup emtia fiyatları savaş öncesi seviyelere inse bile Türkiye’de yaşanan enflasyonun savaş öncesindeki yüzde 55’li seviyelere inmesi kolay görünmüyor. İkinci olarak, en iyimser senaryoda mevcut arz şokunun hiçbir yayılma etkisi yapmaması ve beklentileri bozmaması mümkün olsa dahi, geri dönmesi umulan yüzde 55’lik enflasyon seviyesini bir merkez bankasının tatmin edici bulup ilave adıma gerek duymaması söz konusu olabilir mi? Üçüncü olarak da her ne kadar Rusya savaşı ve pandemi kaynaklı enflasyon global bir arz şoku olsa da kredibilitesi bizden çok daha yüksek olan ABD Merkez bankası Fed bile yaşanan arz baskısının enflasyon beklentilerine sızmasına engel olamadı. Aralık 2021 itibariyle de faiz artırarak müdahale etmeye karar verdi. Buna rağmen geç kaldı ve geç kalmasının bedeli daha sıkı bir para politikası olduğu için bugün ABD ekonomisi bir resesyon tehlikesi ile karşı karşıya. Fed yüzde 8.5’lik enflasyonu düşürebilmek için bile resesyonu göze alacak bir sıkılaşmaya gidecekse biz er ya da geç bu enflasyonu düşürmek için doğru politika adımlarını atmaya başladığımızda nasıl bir bedel ödeyeceğiz? Enflasyonla beraber geçen her gün bana bu tür endişeleri düşündürüyor.

Merkez bankasının devre dışı kaldığı, global çapta gıda ve enerji fiyatlarının yükseldiği, büyük merkez bankalarının giderek agresifleşen sıkı para politikalarına geçtiği ve buna karşılık Türkiye’nin risk priminin yükseldiği bir ortamda enflasyon üzerindeki yukarı yönlü risklerin net bir şekilde artmakta olduğunu söyleyebiliriz. Tüm bu riskler manşet enflasyon rakamının üç haneli seviyelere tırmanabileceğine işaret ediyor.

YOKSULLUK ARTACAK

Gelirler eriyor, her gün zamlar, artan faturaları düşününce yurttaşı nasıl günler bekliyor?

Enflasyonun en can yakan etkisi önce gelir dağılımını bozması, sonrasında ise geniş çapta yoksulluk yaratmasıdır. Özellikle gıda, kira ve ulaşım masraflarındaki artış toplumun önemli bir kesimini yoksulluk sınırının altına itiyor. Enflasyon bir taraftan gelirde yarattığı erime sebebi ile tüketim talebini aşağı çekerken diğer yandan tasarrufları erittiği için harcamaları öne çekiyor. Ekonomide halen canlılık görmemizin önemli bir sebebi bu. Bu tür bir talep geçicidir ve sürdürülebilir olamaz. Çünkü talebin altında yatan sebep artan tüketici güveni değil bilakis güvensizlik ve belirsizlik ortamında eldeki avuçtaki sınırlı birikimin alım değerini koruma içgüdüsü.

Diğer yandan enflasyon yarattığı belirsizlik nedeni ile yatırım iştahını azaltır. Bu durum uzun vadede üretim kapasitemizin yavaşlaması, yani istihdam imkanlarının sınırlanması anlamına geliyor. Ayrıca enflasyonla yaşanan süre ne kadar uzun sürerse merkez bankasına olan inanç zedelendiğinden enflasyonla mücadele için ödenmesi gereken beden artıyor.

Fiyat istikrarı ve makroekonomik istikrar konusunda hala yokuş aşağı inmeye devam ediyoruz. Ancak bir noktadan sonra dibe vurup biz bu enflasyonu nasıl düşüreceğiz diye düşündüğümüzde, bugün yaşanan yüksek enflasyon bu sefer beklentilerin çıpalanmasında yaşanan zorluk ve daha yüksek faiz bedeli olarak tekrar karşımıza çıkacak.

HAVLU ATMIŞ BİR MERKEZ BANKAMIZ VAR

Şu anda Türkiye ekonomisinin en can yakıcı sorunları nelerdir, çözüm için atılması gereken adımlar hangileri?

En can yakıcı sorunun 20 yılın en yüksek seviyesine çıkmış ve maalesef başıboş kalmış olan enflasyon olduğunu düşünüyorum. 20 yıl öncesinden farklı olarak tamamen havlu atmış bir Merkez Bankamız var. Kurumsallaşmada yaşanan erozyonun sonuçlarını net bir şekilde merkez bankası üzerinden gözlemleyebiliyoruz.

Enflasyonu düşürme konusunda hükümet kanadında açıklanan stratejiler de kendi içinde çelişiyor. Örnek verecek olursam, 2021 yılının son çeyreğinde, Yeni Ekonomi Modeli çerçevesinde yapılan 5 puanlık faiz indiriminin aynı zamanda TL’yi zayıflatmak sureti ile ihracat gelirini artırıp enflasyonu da düşüreceği not edilmişti. Bu çerçevenin “faiz sebep, enflasyon ise sonuçtur” şeklinde dile getirilen teorik çerçeve ile de tutarlı olduğu zaman zaman vurgulanmıştı. Dikkat edilirse bu dönemde Merkez bankası politika metinlerinden de sıkı para politikasının enflasyonu düşürmek için gerekli olduğunu ima eden ifadeler tamamen kaldırıldı.

Geçtiğimiz haftalarda ise hükümet kanadından bu sefer de “enflasyonla büyüme” konusunda bilinçli bir tercih yapılmış olduğu, bu sebeple faizlerin düşük tutulup büyümenin desteklendiği açıklaması geldi. Bu açıklama enflasyonu düşürmek için faizlerin yüksek tutulması gerektiğinin kabulü ve YEM ile açıklanmış eski çerçevenin de reddi olarak yorumlanabilir.

O zaman, artık “faiz düşerse enflasyon da düşer” görüşünün terk edildiğini ve ortodoks iktisat anlayışının doğruluğunun kabul edildiğini söyleyebilir miyiz? Şayet ortodoks çerçevenin doğruluğu konusunda hemfikir olduysak hemen not etmek gerekir ki ortodoks iktisat görüşü “enflasyonla büyüme” fikrinin üzerini çizer. Enflasyonun topluma ve ekonomiye verdiği zarar, enflasyonla büyümeden elde edilmesi umulan sınırlı ve geçici istihdam artışından çok daha büyük olur. Israr edilip politika faizi düşürülmeye devam edilirse artan enflasyon piyasa faizini de yükseltir. Yani düşük faiz politikası geri teper, ekonomi üzerinde genişletici değil bilakis daraltıcı etkisi olur.

Tüm bu olumsuzluklara rağmen, doğru politikalar atıldığında 2001 krizi sonrasında olduğu gibi yine çok hızlı bir toparlanma yaşayabileceğimizi düşünüyorum. Türkiye ekonomisinin yaşadığı problemler sebebini bilemediğimiz karmaşık dinamiklerden kaynaklanmıyor. Bilakis yaşadığımız problemlere sebep olan politika hataları ve bunların sonuçlarını iktisat bilimi çok net bir şekilde öngörebiliyor. O nedenle yapılması gerekenleri de biliyoruz ve bu duygu yüreğime su serpiyor. En kısa zamanda kurumsal bağımsızlığa geri dönülmesi, merkez bankasının tekrar önemli hale gelip fiyat istikrarına yoğunlaşması, maliye politikası ile koordinasyon halinde çalışması, şeffaflık ve hesap verilebilirlik ilkeleriyle yaşadığımız zor dönemin şirketler ve bankacılık sistemi üzerinde etkilerinin tespit edilmesi ve sonrasında da üretkenliği artıracak uzun soluklu adımların atılması gerekiyor. Sahip olduğumuz altyapıya, çalışkan gençlerimize, güzel memleketimize inancım sonsuz. Mevlana’nın dediği gibi “Ümitsizlik semtine gitme, ümitler var. Karanlığa doğru gitme, güneşler var”

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.